7246
7246

Milyarlarca insan doğdu, büyüdü ve öldü. Çok büyük kısmının hikâyesini bilmiyoruz. Pek az insan yaşamına dair hikâyelerini yazıyla, resimle, müzikle anlatma ayrıcalığına sahip oldu. Şimdiyse herkes anlatıyor; olan, olmayan veya olmasını istediği hikâyelerini.

Erdal Kaplanseren

Yazıldığı, resmedildiği, şarkı olduğu dönemde anlaşılmamış; belki bir yerlere kaydedilmiş olsa meraklı bir arşivci tarafından keşfedilecek, binlerce, milyonlarca insanın hayatına bir damla su olacak, bir demek ışık olacak hikâyeler mezarlığı akıp gitmiş zaman.

Bugünün insanları bu konuda çok şanslı. Başkaları beğense de, göremese de kendi hikâyelerini anlatıyorlar, kendi kendine konuşur gibi. Yazdığın bir öyküyü hemen bir blog açıp yayımlayabilirsin. Belki şimdi değil ama mutlaka birileri bir gün okuyup anlayacak. Kimsenin sevmediği bir şarkı mı yaptın? Koy YouTube’a; belki tanımadığın birileri dinleyip, bir gece yarısı ay ışığına karşı senin için kadeh kaldırır. İnternetteki paylaşımlarıma bazen bir adım geriye çekilip baktığımda, büyük bölümünün sayıklamalardan, kendi kendine konuşmalardan ibaret olduğunu görüyorum. Sekiz yıldır ara ara yazdığım blogumdaki durum daha fena. Bir kendi kendine konuşmalar kuyusu. Ama en azından orada duruyorlar, bir bütünlüğü olan, derdini anlatma telaşında, sohbet eder gibi hikâye parçaları.

Tren dumanı gibi

İnternette yeni moda yazıldıktan, görüldükten sonra silinen fotoğraflar, videolar, yazılar paylaşmak. Snapchat ve Instagram’da böyle kısa ömürlü, görüldükten hemen sonra veya 24 saat dolunca kendini imha eden paylaşımlar yapılıyor ve bu hizmete “Hikâyeler” adını veriyorlar. Bir gün sonra silinmesinde mahsur görülemeyecek kadar gelip geçici yazılara, görüntülere hikâye diyoruz ve bunu gayet normal karşılıyoruz. Daha uzun hikâyesi olanlar otursun yüz yüze anlatsın elbet. Belki bu gidişat, sanalla gerçeğin ayrışmasında önemli bir aşama.

İnsanların, başkaları bir gün okusun diye günlük tuttukları söylenir hep. Şimdi günlüklerimiz, anlıklarımız bizi tanıyan tanımayan herkese açık.

Dijital intihar

Kısa süre önce yakın iki arkadaşımla sohbet ederken konu buraya geldi. Birbirimize şifrelerimizi verelim de olur da ani biçimde birimiz ölürse diğerleri sosyal medya hesaplarında ne var ne yok silsin. Çünkü gereği vardı anlık anlatıların sanki bir nefes alıyormuşçasına, kalbimiz atıyormuşçasına oralarda durmalarına. Ben böyle düşünüyorum.

Gerçek hayatımız sonlanmamışken bir dijital intihar nasıl olur peki? Romain Gary, “Şöyle kaliteli, fiyakalı bir ölüm sanat eseri yerine geçebilirdi.” diye yazmış ve öyle de olmuştu onun için. Bir gün dijital hayatınıza son vermek isterseniz, bunun fiyakalı olacağından emin olabilirsiniz. Tüm sosyal medya hesaplarındaki içerikleri silip, hesapları kapatmak ilk aklınıza gelen şey olabilir. Bu elbette temeli olur fakat tüm dijital varlığınızdan böyle kurtulamazsınız. Sizi fotoğraflarında etiketlemiş insanlardan da bunları kaldırmalarını tek tek rica etmeniz gerekir. Böyle bir dijital intihar kesinlikle çok fiyakalı olur.

Hayattan silinen hikâyeler

Benim için gerçeklik ve sanal dünya birbirlerini tamamlayabilmeli. Artık yaşamayan bir yakınımın geçmiş zamanlarda internette paylaştıklarını açıp okumak hiç içimden gelmiyor. Mesai arkadaşım, ustam, abim Yurtsan Atakan’dan bahsedebilirim. Pek çok defa seyahat etme, aynı masada uzun uzun sohbet etme şansım oldu birlikte çalıştığımız iş arkadaşlığı haricinde. Onu yazdıklarıyla, internetteki paylaşımlarıyla tanıdığını düşünen çoğu insandan farklı olarak; ben Yurtsan’dan canlı hikâyeler dinledim. Dört sene önce yitirdik onu. Öldüğü gün bir yazı yayımladım, tanıdığım bildiğim Yurtsan Atakan için. Önümüzdeki hafta Yurtsan’ı, masadan erken kalkıp gidişinin dördüncü yılında anacağız.

Bir insanın hikâyesini öğrenmenin, ona kendi hikâyenizi anlatmanın günlük hayattaki tek yolu onunla konuşmaktır. Hikâyenizi çok sayıda insanın dinlemeye değer göreceğine inanıyorsanız ve diliniz döndüğünce anlatacak gibiyseniz bunu yapmanın çok daha sanatsal yolları var.

Aslına bakarsanız, gerçek hayatta da hikâyeler belli bir zamandan sonra kendiliğinden silinebiliyor. Fakat en acısı, birini kaybedince, artık olmadığını bilince bazı ortak hatıralarınızın silikleşmeye başlaması ve bir zaman sonra silinmesi.

İnsan mı, profil mi?

Bunun farkına varalı epey oluyor. Hikâyelerini internetten bildiğim insanların aslında tasarlanmış, üzerine düşünülmüş profiller olduğunu biliyorum ve bunu umursamıyorum. Çünkü bunun bir parçası olmak ve -acısıyla tatlısıyla- tadını çıkarmak gerekir. Yıllarca paylaştığı fotoğraflarından tanıdığınız birini gerçek dünyada gördüğünüzde neden şaşırıyorsunuz ki? Ortada bir yalan veya yanıltma yok. Gerçek hayatının yansımasını sanalda göstermek gibi bir doğru yok. Adı üstüne, profil. Orada olmak istediğiniz gibi olabilirsiniz.

Yurtsan Atakan’dan bahsediyordum evet. Öldüğüne ve artık olmayacağına kendimi ikna ettiğimden beri farkındayım ki onunla birlikte pek çok ortak hatıramız da gitti, şu anda yok. O henüz yaşıyorken, paylaştıklarını can kulağıyla takip ederdim. Hani, “tuvalet duvarına bile yazsa okurum” dediğim insanlardandı. Gerçek hayattaki varlığıyla bütünlüğü vardı internetteki varlığının da.

Facebook, Twitter, Instagram ve diğer muhtelif sosyal mecralarda -hangi vesileyle ekleştiğimizi çoğunlukla hatırlamadığım- uzun yıllardır takipleştiğim insanlar var. Sadece orada ne anlatıyorlarsa o kadar biliyorum. Belki bir defa aynı masada otursak bir daha görmek istemeyeceğim, sonrasında da her okuduğum paylaşımıyla iyiden iyiye iğrite olacağım. Sanal pencerelerden bakarken gördüğümüz gerçeğin yansıması filan değil; kötü bir taklidi.

Çünkü birkaç saniye bakılıp geçilen hatıralarımızla, en iyi hangi açıdan çekince iyi çıktığımızı bildiğimiz fotoğraflarımızla, yapay yorumlarımız-layklarımız-kalplerimiz-üzgün suratlı emojilerimizle herkesin kafasına göre takıldığı dev bir orkestrada debelenip duruyoruz ve çoğu insan (ben dâhil) yaptıkları şeyin müzik değil de dayanılmaz bir gürültüden ibaret olduğundan habersiz.

“Paylaş” butonu

İnternet kültürünün temellerinden birini oluşturan “paylaş”, bizim sonumuz olacak. Hepimiz yapıyoruz, iyi niyetle üstelik.

Turgut Uyar’ı, diğer önemli şairlerimiz gibi lise yıllarımda keşfedip okumaya başladım. Turgut Uyar okuyan biriyle kesinlikle konuşacağım çok şey olur diye düşünüyordum. O zamanlar öyleydi.

90’lı yılların siyasetçilerinden Mustafa Taşar’ı, teknolojiye merakından ötürü tanıyordum. Henüz ortada blog kavramı yokken, onun kendi adıyla bir blogu vardı. Sitesinde Turgut Uyar şiirlerinden dizeler gördüğümde ve sonrasında bir röportajda da şiirden ve Turgut Uyar’dan bahsettiğini okuyunca gözümdeki görüntüsü tamamen değişmişti. Kısa süre sonra da, 2007’nin ilk günlerinde trafik kazasında öldü.

O zamanlar şiir ve şiir severler çoğunlukla dalgaya alınır, Turgut Uyarlar’ın, Edip Canseverler’in, Sezai Karakoçlar’ın, İsmet Özeller’in bırakın şiirini, adı bile bilinmezdi. O zamanlardan kastım, sosyal medya öncesi dönem. Facebooklar, Twitterlar, Instagramlar geldi ya; ömrü hayatında şiir kitabına para vermemiş insanlar oldu birer sevgi pıtırcığı. Dizeler havalarda uçuşuyor, #şiirsokak’ta etiketleriyle sokaklar duygu selinden geçilmiyor.

Nereden öğrendiler bu şairleri, bu dizeleri? E internetten! Birileri kitaplardan alıp internete koydu, sonra birileri oralardan alıp Facebook’a Twitter’a ekledi, ondan görenler de “paylaş” diyip durdu. “Durma göğe bakalım” diye, “Turgut Uyar’ın dizeleriyiz” diye duvarlara yazanlar, #şiirsokakta diye yanıp tutuşanların ne kadarı Göğe Bakma Durağı’nı şöyle baştan sona okumuştur merak ediyorum. Çünkü anlamak, hissetmek, bu hissi paylaşmaktan değil de, o hissin reklamını yapmaktan, o reklamın sevilip okşanmasından mutluluk duyuyoruz.

İnternette paylaştığımız bir hikâyenin, çöpe atmadan önce son bir defa içine sümkürdüğümüz bir kâğıt mendilden daha değerli olduğu bugünlerin belki kıymetini bilmeliyiz.

Yazıda geçenler